19. Ekim Geçidi

Disiplinler Arası Karma Sergi

Hamit Görele'ye İtafen

Bu sene Ekim Geçidi’ni Türk resminin temel taşlarından Hamit Görele’ye ithaf ediyoruz.

 

Bir Açıklama

 

Bir zamanlar sergilerime gelen aydın dostlarım yadırgarlardı resimlerimi modern diye; ve sorarlardı ( Bu güzelim tabiatı neden bu şekillere sokuyorsunuz = çirkinleştiriyorsunuz… Tabiatı olduğu gibi alsanız yapamazmışınız ) sanatınızı ve alaylı alayı gülümseyerek ( helo nedir Picasso’nun o acayip resimleri öyle… Klasik efendim, klasik… Klasikten şaşmamalı; ) derlerdi. Klasizmin ne olduğunu bilmeden bu aydın dostlarımın istediği doğanın olduğu gibi tuvale aktarılması demek olan fotoğrafikti.

Ne derseniz inandıramazdınız onları… İnanır görünürler de dinler dinler inançsız ayrılırlardı sergimden. Allah’ın eserini kopya edip kendi eseriymiş gibi sunmak…

Sayın dostum Muhip Dranas sergimdeki bir peyzajımı göstererek (Bu da doğa değil) dedi. Oysa Picasso’nun balığı ne denli doğa ise hatta ( Fahriye abla ) beni mo peyzajımda o denli doğadır.

Şimdi gidelim Picasso’nun o acayip dedikleri resimlerine Oysa edebiyatımızda da doğaya hiç benzemeyen deyişler, benzetişler yok mudur? ( yay gibi kaşlar, ok gibi kirpikler ). Şair ince belli sevgilisi için ( karınca belli yârim ) der kimse ses çıkarmaz da sen böyle bir figür çizsen kıyametler kopar, böyle kaş böyle göz mü olur derler.

Günler geçti… dünyayı saran yeni inanışlar, yeni resim anlayışı yurdumuzun kapılarını da çalmaya ve aydınlarımızın görüş ve anlayış sınırlarını zorlamaya başlayınca bir duraksama oldu… Picasso gerçeği de ağır basınca kendilerinden kuşkulanmaya başladılar… Daha kötüsü modern resim namına işlenen cinayetlere de ses çıkaramaz oldular. Bugün resim seyircisi, sergilere daha olumlu bir açıdan bakıyorlar.

Türk resminin bir talihsizliği de yetenekli bir eleştiriciden yoksun oluşudur… Bu yüzden her sanatçı kaleme sarılıp kendi kendini eleştiriyor… ama bunun sakıncaları vardır.

İç güdüsünün dürtüsüne kapılarak biri çıkıyor ( Şu tonu yanına şu turuncuyu koyacak biri var mı memleketimizde ) diyor… Bir arkadaşımız ( bunu yapana en büyük saygıyı duyarım ) diyor… Bir başka sanatçımız da ( Ben şunu yaptım ben bunu yaptım… Şimdi de, ben diyor, yerel karakterimizi batı tekniğiyle işleyerek Türk resmini rayına oturtmak istiyorum ) gibi gücünün yetmeyeceği büyük işler başardığı kuruntusu içinde… Bir kendini beğenme ve övünmeye kaçıyorlar. Bir sanatçı arkadaşımız bu boşluğu doldurmak için yıllarca çaba harcamış sonunda kuşku şimşeklerini üzerine çekmeye başlayınca ( ben critique d’art değilim ) diyerek o güne kadar taşıdığı kritik darcılık sorumluluğundan kurtulmak istemiştir.

Aslına bakarsanız bir sanatçı kendi dalındaki sanatçıyı eleştiremez… Zoraki bir çabadır bir ressamın bir ressamı eleştirmesi… Hele kendi kendini hiç eleştiremez.

Çünkü her sanatçı gibi onun da gönlünde bir aslan yatmaktadır, onun da insancıl zaafları vardır, o da kendinden söz edilmesini ister, o da ünlü bir ressam olmanın yollarını arar… bunu kimse yapmayınca kendi yapar, eleştirilerinde kendi sanatından da söz açarak ve resimlerini örnek olarak göstererek…

Eleştirmen olmaya özenen sanatçı bir üstünlük duygusu ve bir kendini beğenmişlik psikozu içindedir… İç güdüsünün itişiyle başkalarını eleştirme yetkisini kendinde görmeye başlar… kim bilir içinden bir ses ona (sen artık hidayete erdin … Şimdi en büyük görevin başkalarına da doğru yolu göstermektir) mi demektedir.

Böyle bir inanç gelmese kendine asıl görevi olan büyük işini bırakır da kritik darcılığa özenir miydi hiç.

İşte bu yüzden bir sanatçının kendi dalındaki sanatçıları eleştirmesi sakıncalıdır… İnandırıcı olmaz… bu yoldan kendi kendinin reklamını yapıyor kuşkusunu uyandırır.

Batı sanat dünyasında yalnız ( critique d’art ) lar yapar bu işi… Bir kritik dar ise her şeyden önce yan tutmaması ve yetenekli olması yanında sanat yapamamakta ve bu yapamadığı sanatı kendi sanat anlayışına ve görüşüne göre başkalarında arayan ve onların yapmasını isteyen kişidir.

Bu nedenle sanatçılık ile eleştirmenlik apayrı işlerdir. Şiirde de böyle değilmidir… Hiç Ahmet Haşim’in, Yahya Kemal’in, Orhan Veli’nin şairlikleri dışında eleştirmenlik yaptıkları görülmüş müdür.

Eğer Nurullah Ataç bir edebiyatçı olmayıp da şair olsaydı şiir dünyamızda bir oterite kurabilir miydi.

Resim dünyamız da bu çapta bir otorite olmadığı için fırçayı bırakıp kaleme sarılanlar olacaktır.

Son yıllarda köy ve köylü resmi yaparak yerel bir sanat yaptıklarını sananlar var, bu yanlış bir sanıdır. Eğer doğru olsaydı Türk köy ve köylüsünü konu alan yabancı ressamların resimlerini de Türk resmi yapmamız gerekirdi.

Şeker Ahmet Paşaları, Zekayi Paşaları, Seyit Beyleri Hoca Rızaları Türk ressamı saymayacak mıyız köy ve köylü resmi yapmadılar diye.

Delacroix’lar, Ingres’ler, Manet’ler Fransız köyünün ve köylüsünün resimlerini yaptılar da mı Fransız ressamı oldular.

Önemli olan ne yaptığı değil nasıl yaptığıdır. Bu da duyuşta, bakışta ve yapıştadır, konu almada değil. San at sanat için olmalıdır. Köy için sanat değil.

( Ben güzele güzel demem güzel benim olmayınca ) yerine rahmetli Bedri (ben güzele güzel demem güzel yararlı olmayınca) demişti… Yararlı olsun olmasın gerçekten güzelse ben niçin güzele güzel demeyim.

Resimde, müzikte, yarar arama bir yana onun (gece kondu) diye yaptığı resmin gece kondulukla ne ilgisi var adından başka… kar taneleri gibi kırpılmış beyaz kağıt parçalarından bir kar yağıyor, arkadar belirsiz bir leke, işte o kadar… Bu resmin ne gibi bir yarar sağladığını bir türlü anlayamadım, ama gece kondu değil de onun edebiyatını yapmak istemişse buna ne diyebiliriz.

Ben onun resimde yaptıklarını değil yapmak istediğini beğenirim… Ve onun şiiri bırakıp resmi seçmesiyle edebiyatımızın büyük bir şairden yoksun kaldığına inanırım.

Son günlerde Salvador Dali’nin Picasso’yu eleştiren bir yazısını okudum. Picasso’yu eleştiren bir yazısını okudum. Picasso’ya inanmayanların ellerinde ve ceplerinde dolaşan bu yazı dikkatle incelenirse Picasso’yu kendine benzetmek istediği sezilir.

Sanatıyla değil de gariplikleriyle ün salmış olan Salvator Dali’nin Picasso İçin söyledikleri uygulansa Picasso, Picasso olmaktan çıkar kendine benzerdi.

Zaten zor katlandığımız bir Salvador Dali varken ikinci bir Salvador Dali’nin yaratılmasını sanat dünyamız nasıl karşılar bilmem.

Dehasına kendinden başkasını inandıramamış bir Salvator Dali’nin Picasso ile aynı ayarda olduğunu sanarak, yüz yılımızın bu büyük dehasını eleştirmeye kalkması dudaklarımızda bir gülümseme içimizde bir acıma uyandırmaktan öteye bir nitelik taşımıyor.

Yalnız bu eleştirisiniz Picasso hayattayken değil de ölümünden bu kadar zaman sonra yapması da ayrıca çok ilginç ve düşündürücü.

Şimdi de gelelim kendi sanatım üstüne söyleyeceklerime… Ben bu işi (bir sanatçı kendi kendini eleştiremez sözümüze dayanarak) bir kritik dara bırakmayı yeğlerim ama beğeni ve övünmeye kaçmadan birkaç söz söylemeliyim.

Önceleri doğadan abstraction’a gitmeye çalışırdım… Sonraları abstrait’den doğaya varmayı daha olumlu ve başarılı buldum… eskiden sadece ren ve desene önem verir, biçimi ihmal ederdim… Sonra, sonra anladım ki biçimde hele teinte plate resimlerde renk kadar önemli.

Figüratift’ten non-figüratife geçmem çok zor oldu. Resmin geometrik bir anlayışa dayandığına olan inancım yüzünden (Mühendis mektebinde okumaklığımın da etkisiyle) son yıllarda geometrik bir non-figüratife kaptırdım kendimi ama abstre figüratiften de bir türlü vazgeçemiyorum.

 

HAMİT GÖRELE

Sonsuza dek nice Ekim Geçidi sergilerine…